5. Bölüm
Yazar: Leymerr

Ayşe'den; Tarih: 02.06.2013 Sabah güneşi odamın ince perdelerinden usulca süzülüp yüzüme vururken gözlerimi araladım. Birkaç saniye tavana bakıp öylece kaldım. Sonra hatırladım. Bugün iki kişinin doğum günüydü. Benim... Ve dünyanın en yaramaz, en tatlı çocuğunun. Yusuf'umun. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. Her yıl bu sabaha aynı heyecanla uyanırdım. Çocuk aklı işte... İnsan doğum gününü beklerken geceyi bile zor geçiriyormuş meğer. Bu yıl yalnızca küçük bir eksik vardı. Her doğum günümde kapımı ilk çalan kişi Kerem olurdu. Bazen elinde bahçeden kopardığı papatyalarla, bazen cebine sıkıştırdığı küçücük bir çikolatayla gelir, "İyi ki doğdun." derdi. Bu yıl o yoktu. İçimde oluşan küçücük boşluğu görmezden geldim. Çünkü bugün yalnızca benim günüm değildi. Bugün, benim minik kardeşimin de günüydü. Yusuf... Benden tam dört yaş küçüktü. Ama sorsanız, kendisini evin en büyük adamı sanırdı. Belki de ona bu kadar düşkün olmamın sebebi buydu. Belki aynı evde büyümemizdi. Belki de aynı gün doğmuş olmamız... Bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey vardı. Yusuf benim kardeşimden çok daha fazlasıydı. O benim en yakın arkadaşımdı. Kapıyı açıp koridora çıktığım anda aşağıdan oyuncak arabaların birbirine çarpan sesleri geldi. Gülümseyerek merdivenlere yöneldim. Tahmin ettiğim gibi... Salonun tam ortasında dizlerinin üzerine çökmüş, bütün arabalarını renk renk sıralıyordu. Küçücük dili dudağının kenarından dışarı taşmıştı. Kaşları çatılmıştı. Sanki oyuncaklarla değil de koskoca bir orduyla uğraşıyordu. Sessizce arkasına kadar yürüdüm. Beni fark etmedi. Yüzümde yavaş yavaş sinsi bir gülümseme belirdi. Bugünün en güzel yanı neydi biliyor musunuz? Yusuf'u zorbalamak. Kollarımı göğsümde birleştirip boğazımı temizledim. "Ula hele küçük uşaksın deyü niye oturursun da? Kalk yardım edeceğun anamla ağabeyime." Yusuf olduğu yerde dondu. Yavaşça bana döndü. Suratı öyle komik bir hâl almıştı ki gülmemek için kendimi zor tuttum. "Sen ne deyü oturursun o vakit?" İşte buydu benim kardeşim. Her şeye mutlaka verecek bir cevabı vardı. Kahkahamı bastırarak omuz silktim. "Ben büyük ablayım." Yusuf iki kolunu iki yana açtı. "Ee?" "Ben emir veririm." "O zaman ben de dinlemem." "Dinlersin." "Dinlemem." "Dinlersin." "Dinlemem!" İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Yusuf söylene söylene oyuncak arabalarını toplamaya koyuldu. Son arabayı da kaldırınca iki elini beline yerleştirdi. Göğsünü olabildiğince şişirdi. Sonra bütün ciddiyetiyle bana baktı. "Vazgeçtim..." Bir an sustu. "Ben bu evin errkeğiyiim." Kahkaha atmama engel olamadım. "Errkeğiyiim ha?" "Evet!" "Daha ayakkabının bağcığını bile bağlayamıyorsun." "Bağlıyom." "Geçen gün annen bağladı." "O başka zamandı." "Bugün de bağlayamazsın." "Bağlarım!" "Bağlayamazsın." "Bağlarım dedim!" Başını öyle inatla kaldırmıştı ki sanki gerçekten evin reisi oydu. Eğilip saçlarını karıştırdım. "Gel bakalım o zaman..." Bir adım geri çekildim. "Şu evin erkeği beni yakalayabilecek mi?" Sözüm biter bitmez arkamı dönüp koşmaya başladım. "ABYAAAA!" Arkamdan gelen küçücük ayak sesleri bütün konağın içinde yankılanıyordu. Koridorda, salonda, mutfağın önünde... Ben kaçıyordum. Yusuf kahkahalar atarak peşimden geliyordu. Bazen bilerek yavaşlıyor, tam yakalayacakken yeniden hızlanıyordum. Her yakalayamadığında suratını asıyor, ben güldükçe o da gülmeye başlıyordu. O an... Hayat yalnızca bu kadar basitti. Ne kötülük vardı. Ne korku. Ne de biraz sonra yaşayacağımız felaketten haberimiz... Sadece iki kardeşin kahkahası vardı. Ve kader... Henüz bize dokunmamıştı. Kahkahalarımız salonun yüksek tavanında yankılanırken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Yusuf bir ara gerçekten beni yakalamayı başardı. Küçücük elleriyle eteğimin ucundan tutmuş, zafer kazanmış bir komutan gibi göğsünü şişirmişti. "Yakaladım seni!" Eğilip nefes nefese kalan yüzüne baktım. "Helal olsun evin erkeğine." Bunu duyar duymaz daha da gururlandı. Sanki az önce bütün konağı değil de dünyayı fethetmişti. Tam o sırada mutfak tarafından annemin sesi duyuldu. "Ayşe!…