BÖLÜM DOKUZ
Yazar: Ceren

Dünyanın beni görmesini istemiyorum Çünkü anlayacaklarını sanmıyorum Her şeyin kırılmak üzere yaratıldığı bu dünyada Sadece kim olduğumu bilmeni istiyorum...* (Iris- The Goo Goo Dolls) “Çok garip şeyler oluyor.” dedim mezarlığın köşesinde otururken. Son günlerde yaşanan olaylar zihnimi fazlasıyla doldurmuştu ve kafamı boşaltmaya ihtiyacım vardı. Bu yüzden sabahı beklemeden gecenin karanlığında Ella’yı görmeye gelmiştim. Ben evden çıkarken çocuklar oyun oynamaya devam ediyordu. İkizler hiç sorgulamasa da Ryan’ın meraklı gözlerle gidişimi izlediğini fark etmiştim. “Tamamen başka birine dönüştü sanki.” dedim karanlığa. “Sanki birisi onun bedenine girdi ve onu yönlendiriyor.” Derin bir nefes alıp nemli toprağın kokusunu ciğerlerime çektim ve gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Şehrin ışıklarından dolayı yıldızlar pek seçilemiyordu ama birkaç küçük yansıma bile kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı. Oturduğum yerden doğrulduğumda arkamdaki çalıdan bir çıtırtı sesi geldi. Başımı o tarafa doğru çevirdiğimde karanlığın içinde hareket eden bir silüet gördüm ve endişeyle Ella’nın mezar taşının arkasına saklandım. Toprağın ezilme sesinden gördüğüm silüetin sahibinin yaklaştığını anlamıştım. İlk içgüdümün neden saklanmak olduğunu bilmiyordum. Daha önce mezarlıktayken hiç kimseyle karşılaşmamıştım. Burası terk edilmiş gibiydi. Sanırım korkmuştum. Vampir dizilerini azaltmamız lazım Victoria . Kapattığım gözlerimi yavaşça aralarken bir çift tanıdık ayakkabının karşımda durduğunu fark ettim ve başımı kaldırdım. “Lanet olsun!” diye fısıldadım -sanki birisi bizi duyabilirmiş gibi-. Nabzım hızla atıyordu. “Beni korkuttun, Walker.” Yüzündeki küçük sırıtışıyla “Orada ne arıyorsun?” diye sordu. Çamur bulaşan eşofmanımı silkelerken kalkmam için elini uzattığında dalgınlıkla tuttum ve beni kendine doğru çekmesine izin verdim. Bedenim onunkine yapışırken elini belime yerleştirdi. Bu kadar yakın durmamıza gerek yoktu. “Ne yapıyorsun?” dedim kaşlarımı çatarak. “Bilmem.” dedi umursamaz bir ifadeyle. Kolunu belimden uzaklaştırarak bir adım geri çekildim. “Burada olduğumu nereden bildin?” diye sordum. Sersemlemiş ifadesinden kurtulup “Bilmiyordum.” dedi ve başını kaşıyarak gözlerini kaçırdı. “O zaman burada ne işin var?” Gözlerini ilerideki mezar taşına doğru çevirdiğinde ne söyleyeceğini anlamıştım. “Ablamı görmem lazımdı.” Uzaktaki mezar taşının yazısını okudum. Emma Walker. “Üzgünüm.” dedim neden özür dilediğimi bilemeyerek. “Üzülme. Senin burada ne işin var?” diye sordu sorgulayarak. “Evden bir anda çıkıp gittin.” “Şey...” dedim gözlerimi Ella’nın mezarına çevirirken. “Ben de aynı sebepten buradayım.” Gözleri mezarlıkta oyalandıktan sonra anlayışla başını salladı. “Eve dönüyordum. Birlikte yürümek ister misin?” diye sordu çekinerek. Ella’yla konuşacaklarım bitmemişti ama bu küçük hadiseden sonra eve tek başıma dönmek istemediğime karar verdim. “Güzel olur.” dedim ve önden yürümeye başladığında onu takip etmeye başladım. Yola çıkıp yan yana yürümeye başladık. “Bu saatte buraya gelmene ne sebep oldu?” diye sordu. Gözlerimi yoldan ayırmadan yürümeye devam ederken onun bana baktığını biliyordum. “Öylesine şeyler.” diyerek geçiştirdim. Başını çevirdiğinde üzerindeki kıyafetlere göz gezdirdim. Matt’e ait olduğunu bildiğim bir eşofman ve Leo’nun Metallica tişörtünü giymişti. O tişörtü hep kıskanmışımdır. “Giyecek kıyafetin yok muydu?” dedim elimle üzerindekileri işaret ederek. Bilinçsizce üzerindekilere bakarken “Kendiminkileri eve götürmüştüm.” dedi. Aman Tanrım! Cidden Lola’nın dediği gibi benim için mi gelmişti? “Yakışmamış mı?” dedi sırıtarak. Gözlerimi devirmekle yetindim ve konuyu değiştirmeye çalıştım. “Sen, neden bu saatte buradasın?” diye sordum. Samimi bir şekilde gözlerime baktı. “Bazen hayat üzerime geldiğinde onun yanına gider ve olanları anlatırım.” dedi. “Bu tam da benim yaptığım şey.” dedim başımı iki yana sallayarak. İnanamıyordum. Bu kadar ortak noktamız olduğunu kim bilebilirdi? “Hayat üzerine mi geliyor, Ellison?” dedi başını yana eğerek. “Genelde.…