Kül ve Veda
Yazar: Mednebkts

Zühre Göksu Bazı hayatlar, kusursuz işleyen bir saat mekanizması gibidir; dişliler birbirini sessizce ve hatasız takip eder, zamanın akışı zarif bir yanılsamayla güven verir. Benim dünyam da uzun süredir tam olarak böyleydi. Eylûlün serinliğine bürünen o sabah, alarmın sesi odanın loş sessizliğini deldiğinde, yataktan her zamanki gibi bilindik bir rutinin kollarına bırakarak kalktım. Aynanın karşısına geçip saçlarımı toplarken, o gün ofiste bitirmem gereken raporları, önümdeki listeleri zihnimden geçiriyordum. Mutfaktan gelen mis gibi çay kokusu ve annemin tıkırtıları, evimizin o değişmeyen, sığınak misali huzurunun sesleriydi. Antrede ayakkabılarımı bağlarken, salonun kapısından gazetesini indirip bana bakan babamın her zamanki o şefkatli ama temkinli uyarısı kulaklarımda yankılandı "Zühre, kızım, akşam çok geç kalma. Havalar serpiştiriyor, dikkat et kendine." "Merak etme baba," diye tebessüm ettim kapıyı aralarken. "Toplantım erken bitecek zaten, akşam evdeyim." Sokağa adım attığımda, sabahın keskin ayazı yüzüme bir tül gibi çarptı. Marmaray istasyonuna doğru yürürken etrafımdaki insan kalabalığına karıştım. Herkesin kendine ait bir telaşı, yetişmesi gereken bir durağı vardı. Bu olağan akış, insana inatçı ve yanıltıcı bir güvende olma hissi verirdi; ta ki o güvenin aslında pamuk ipliğine bağlı, görünmez bir zarafetle örülmüş birer yalandan ibaret olduğunu fark edene kadar. Ofise vardığımda masa başında koşturan tempo hemen beni de içine çekti. Yan masamda oturan Mehmet Bey, elindeki kalın bir dosya destesiyle soluk soluğa masama yanaştı: "Zühre, dünkü maliyet tablolarını inceledin mi? Müdür öğleden sonra masasında görmek istiyor, son anda bir aksilik çıkmasın." "İnceledim Mehmet Bey," diye başımla onayladım dosyalara uzanarak. "Merak etmeyin, öğle arasına kadar raporu netleştirip masasına bırakırım." Ofisteki koşturmaca, öğle molasına kadar nefes aldırmadı. Öğle arasında ise Suzan’la birlikte şirketin alt katındaki kafeteryaya indik. Masaya oturduğumuzda elimdeki yeşil çay bardağından bir yudum alıp pencereden dışarıdaki hareketli caddeye dalıp gittim. Suzan yanımda bir şeyler anlatıyor, hafta sonu planlarından bahsediyordu ama kelimeler kulaklarımdan içeri girse de zihnimde asılı kalmıyordu. "Zühre?" dedi Suzan, elini masaya hafifçe vurarak. "Yine daldın gittin. İyi misin bugün? Rengin soluk sanki, gece iyi uyuyamadın galiba?" "İyiyim, sadece biraz yorgunum," diye geçiştirdim başımı sallayarak. "Dün akşam eve dönerken kalabalıkta tuhaf bir hisse kapıldım sanırım. Bir adam... Uzun süre arkamdan yürümüş gibi hissettim ama yüzünü hiç göremedim." Suzan hafifçe gülerek kahvesinden bir yudum aldı. "İstanbul'un kalabalığında herkes birilerini takip ediyor sanırsın canım, paranoyaklaşma. İş stresi ve bu yoğun tempo seni fazlasıyla yordu bence." Haklıydı belki de. Şehrin kaosu insanı zaman zaman yanlış kuruntulara, var olmayan gölgelere inandırırdı. Konuyu kapatıp masadan kalktık, günün geri kalanını dosyalar arasında boğularak geçirdik. Akşam mesai bitip de eve dönüş yoluna koyulduğumda, yorgunluğum bütün bedenimi görünmez bir ağ gibi sarmıştı. Marmaray’dan inip evimin bulunduğu sakin ve tanıdık sokaklara saptım. Sokak lambalarının sarımtırak ışığı henüz yanmaya başlamıştı, gökyüzü laciverte kesiyordu. Apartmanımın kapısının önüne geldiğimde, anahtarımı çantadan çıkarırken istemsizce omzumun üzerinden arkama baktım. Kaldırımın kenarına park edilmiş koyu renkli, camları siyah filmle kaplı büyük bir sedan araç duruyordu. Motoru çalışmıyordu ama içinde birinin oturup oturmadığı o koyu karanlıkta seçilmiyordu. Kalbim göğsümde kısa ve tuhaf, endişeli bir ritimle attı. Kapıyı açıp içeri girdim, arkamdan demir kapının kapanma sesi sokağın akşamsı sessizliğinde yankılanırken içimdeki o huzursuzluk zihnime keskin bir kıymık gibi battı. O an, o aracın sadece sıradan bir park edilmiş araba olmadığını, etrafımdaki çemberin fark etmeme izin verilmeden daraltılmaya başlandığını henüz bilmiyordum. Bu, sıradan günlerin son defa huzurla bittiği o…