Bölüm 4: " Susturulan... "
Yazar: Esmael Vural

Heliorum Kütüphanesi — Gizli Arşiv Odası Silea Duvarın üzerindeki son ışık çizgisi de ağır ağır söndü. Sanki şehir nefesini içine çekmişti. Kubbenin iç yüzeyinde dolaşan ışık damarları bir an için donuklaştı, sonra eski düzenine dönmüş gibi yaptı. Ama o eski düzen artık aynı değildi. Ve bu fark... yalnızca bana görünüyordu. Bunu hissediyordum. Titreşim geriye çekilmişti ama yok olmamıştı. Sadece saklanmış, daha derine inmişti. Sanki Aurelys, kendi içindeki bir şeyi benden bile gizlemeye çalışıyordu. Heliorum'un duvarları normalde canlıdır. Burada taş sadece taş değildir; ışığı taşır, sesi emer, hafızayı saklar. Kütüphanenin kubbesi boyunca ilerleyen ince damarlar, şehrin ana ritmiyle birlikte nefes alır gibi parlar. Ama o anda her şey bir anlığına yabancı gelmişti. Işık sürüyordu, evet, ama içindeki güven duygusu kaymıştı. "Konsey'e haber verelim mi?" demişti Lioren. Cevabım kesindi. "Hayır." Bu cevabı düşünmedim, sadece içimden çıktı. Şimdi o kelimenin yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Verdiğim cevabın ağırlığını taşımayı isteyip istemediğimden emin değildim fakat o an bunu söylemekten başka bir şey yapamazdım. Çünkü Konsey'e giden her haber geri dönmezdi. Onların dokunduğu hiçbir şey eski hâlinde kalmazdı ve içimde o an, adını koyamadığım çok eski bir korku uyanmıştı. Lioren bir an daha duvara bakıp ışığın tamamen matlaştığından emin olunca başını bana çevirdi. Yüzümdeki rengi ilk kez böyle soluk gördüğünü fark ettim. Onun bakışı keskindir; çoğu insanın kaçırdığı en küçük değişimi bile görür. O yüzden sessizliği beni daha çok gerdi. "Silea!" Sesindeki uyarıyı hissettim ama duramazdım. "Yukarı çıkıyoruz." Tek nefeste söylemiştim. Sesimdeki kararlılık neredeyse sertti. Kendi kendini taşıyan bir ses. Beni durdurmadı, komutumla beraber döner merdivenlere yöneldik. Basamaklar dar ve uzundu; her ağır adımda yan duvarlardaki ince ışık şeritleri ayaklarımızın altında yanıp sönüyordu. Normalde bu ışıklar adımların ritmine uyum sağlardı. Yürüyen kişinin ışığından beslenirdi. Şimdi ise bir an gecikmeli yanıyorlardı. Merdivenlerin yapısında mı bir sorun olmuştu? Yoksa içlerindeki ışıkta mı? Yoksa sorun ne taşta ne ışıktaydı da bizim içimizdeki şey, şehri kendine göre eğip bükmeye mi başlamıştı? Sanki şehir beni takip etmiyor, bana yetişmeye çalışıyordu. Bir. İki. Üç basamak... Nefesimi kontrol etmeye çalışırken göğsümdeki çekilme azalmıyordu. Bu his yabancı değildi. Sadece... daha güçlüydü. Tam tersine, yukarı çıktıkça yoğunlaşıyordu. Sanki bir şey beni çağırıyor ya da itiyordu. Karar veremiyordum. Bazen içimdeki şey bir davet gibi yükseliyor, bazen de görünmeyen bir el beni göğsümün ortasından geri çekiyordu. Her basamakta içimdeki sıcaklık biraz daha artıyor, her nefes alışta o görünmez merkez biraz daha sertleşiyordu. "Sana ne oldu?" diye sordu Lioren arkamdan tırmanırken. Sesi sakin olsa da keskinliği anlaşılıyordu. "Elini göğsüne götürdüğünü gördüm." Elimi istemsizce indirdiğimi fark ettim. Ellerim hâlâ titriyordu. Duvara dokunduğumda hissettiğim sıcaklık, hâlâ parmak uçlarımda geziniyordu. O sıcaklık Heliorum'un taşından gelemezdi çünkü taşın kendi ısısı böyle değildi. Bu başka bir şeydi. Bedenimde kalmış bir iz gibi teması bitmiş fakat karşılığı bitmemişti. "Geçti," dedim. Yalan. Buna değil benim, söylediğim hiç kimsenin inanmayacağına emindim o an. Sesim bile bana ait gibi çıkmamıştı. Kendi ağzımdan çıkan söze kendim güvenmedim. Ama başka ne diyebilirdim ki? İçimde büyüyen şeyi adlandırmak, onu gerçek yapmak olurdu. Lioren birkaç adım hızlanarak benimle aynı hizaya geldi. "Işık geri dönmedi. Devre tamamlanmadı. Sen de gördün." Cevap vermedim. Basamaklar uzarken merdiven boşluğu yukarı doğru daralıyordu. Kubbenin üst kapısından süzülen beyaz ışık daha soğuk görünüyordu, bense aksine fazla sıcaktım. Öyle sıcaktım ki tenimin altında ince bir titreme dolaşıyor, sanki bedenim kendi içindeki ritmi dışarı sızdırmaya çalışıyordu. "Benim bazı hipotezlerim var," dedi birden Lioren daha alçak bir sesle. "Ama tamamen Albinor fizik kura…