Bölüm 25: " Sorgu "
Yazar: Esmael Vural

Heliorum Kütüphanesi Silea Taş göğsümdeydi. Elimi çekmedim. Parmaklarımın altında sert bir yüzey vardı; soğuk, keskin, yabancı olması gereken bir şey olmaktan öte, içimde buna karşılık veren hissi tamamen uyandıran kadim bir parçaydı. Aksine, gecikmiş bir temas gibiydi. Bu an çok daha önce yaşanmalıydı. Geç kalmış bir şey nihayet yerini buluyordu. Zamanın boşluğunda, bu loş odanın duvarlarında ilk kez bana cevap veren birşey vardı. Derin bir nefes aldım. Bu kez sadece akciğerlerim dolmadı. Göğsümde bir ağırlık genişledi, sonra tüm bedenime yayılacak şekilde dağıldı. Kalbim atıyordu; ancak ritmi tek başına değildi. İçimde ikinci bir akış vardı. Daha yavaş. Daha derin. Onu duymuyordum… fakat tüm damarlarımda hissediyordum. İkisi çakışmıyordu. Birbirine direnmeden, aynı anda var oluyorlardı. Kütüphanenin yüzyıllardır sakladığı bu dilsiz enerji, parmaklarımın arasındaki bu yabancı kütleyle tek bir frekansta akmaya başlamıştı. Başımı kaldırmadım. Gözlerim açık olmasına rağmen etrafı izlemiyordum. Görüşüm sabit olmaktan ziyade, sürekli bir kırılmayla yanlara doğru kayıyordu. Sanki bulunduğum yerin sınırları netleşmek yerine çözülüyordu. Duvar, zemin, raflar… hepsi oradaydı. Ne var ki aralarındaki mesafe değişmişti. Derinlik aynı kalmamıştı. Heliorum nefes alıyordu. Bu bir benzetme değildi. Kubbenin altında dolaşan ışık damarları daha önce gördüğüm gibi akmıyordu. Yukarıdan aşağıya inen düzenli hatlar kırılmıştı. Bazıları hızlanıyor, bazıları neredeyse donuyordu. Işık, ilk kez kararsızdı. Sanki nereye akması gerektiğini bilmiyor… ya da kararını değiştiriyordu. Konsey’in anlattığı yüce tarihimize vurduğu o sahte düzen, başımızın üzerindeki o yüksek mermer kavislerde tek tek un ufak oluyordu. Taşı göğsüme biraz daha bastırdım. Bu bir refleks değildi. Geri çekilme isteği bir an için içimden geçti. Kısa, keskin bir dürtü. Bedenimin bir parçası bu teması reddetmek istedi. O hissi fark ettim. Ancak büyümesine izin vermedim. Parmaklarım sıkılaştı. Taşı yerinde tuttum. Kaçmadım. Bu küçük hareketin içimde yarattığı değişim… beklediğimden daha büyüktü. Göğsümdeki ikinci ritim netleşti. Dağılmadan sabitlendi. Sanki bir şey, benim verdiğim bu kararı bekliyordu. Ve şimdi— karşılık veriyordu. Enerji akışları hat değiştirdi. Bu kez daha belirgindi. Yukarıya doğru ilerleyen akış, kırıldı. İnce çizgiler birbirine bağlandı. Heliorum’un içindeki enerji, tek bir noktaya yöneliyordu. Bu hareket rastgele olmaktan ziyade, asırlardır uykuda olan mühürlü bir mekanizmanın uyanışı gibi kusursuz bir düzene evriliyordu. Merkez değişiyordu. Ve bu değişim, odanın ortasında olmaktan öte, tamamen benim durduğum yerde, ayaklarımın altında yoğunlaşıyordu. Lioren’in bunu farkettiğini biliyordum. Onu görmedim. Ama mırıldanışlarını duyuyordum. Nefesindeki küçük kayma, bakışlarının yön değiştirmesi… hepsi hissediliyordu. Bu kez beni değil, Heliorum’u izliyordu. Duvarın içindeki akışı takip ediyor, sonra tekrar bana dönüyordu. Fiziksel hareketlerini hissediyordum. Gördüğü şeyi çözmeye çalışıyordu. Çözümleyemiyordu. Çünkü bir Albens olarak tüm hayatını adadığı o matematiksel kurallar, bu zamansız değişimin önünde tamamen yetersiz kalmıştı. “Bu…” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı. Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Devam etmedi, edemedi. Bu, onun bildiği hiçbir şeye benzemiyordu. Işık bir kez daha kırıldı. Bu kez daha sert. Kubbenin iç yüzeyinde ince bir titreşim oluştu. Raflardaki bazı kitap sırtları aynı anda çok hafif oynadı. Ses yoktu. Ama hareket vardı. Heliorum, artık sadece bir yapı gibi durmuyordu. Canlanmış bir organizma gibi adımlarımıza sertçe tepki veriyordu. Başımı yavaşça kaldırdım. Bakışlarım önce duvara, sonra Lysara’ya kaydı. O hâlâ aynı yerdeydi. Duruşu sabit ve aynı yerindeydi. Ne var ki içindeki şey değişmişti. Gözleri artık sadece beni izlemiyor, hesaplıyordu ve tartıyordu. Belki de ilk kez… kesin değildi. Yüce Işık’ın asil Ael’i, karşımda bir rehber olmaktan ziyade, kurulan o dikey yalanların çöküşünü izleyen çaresiz bir Mivra gibi duruyordu. Bu f…