Bölüm 22: " Yankı "
Yazar: Esmael Vural

Deyrulzaferan Manastırı – Güneş Odası Elias Zemin geri geldi. Bunu önce dizlerim fark etti. Sertliği algıladım. Taşın soğukluğu ve ağırlık hissi gecikti. Bedenim ve dünya aynı anda dönmemişti. Mardin’in durağan, kuru sıcaklığı bir anda tenime sertçe çarptı. Elim hâlâ yerdeydi. Avucum açık, parmaklarım gerilmişti. Kaslarım gevşemiyordu. Sanki bırakmayı reddediyordu. Orada olmayan bir şeyi. O sınırsızlık alanında parmak uçlarıma değen sıcak ve tekinsiz hissi hâlâ avcumun içinde saklıyor gibiydim. Nefesim düzensiz, hava içime doluyor, yerini bulamıyordu. Göğsüm genişliyor, sonra daralıyordu. Arada bir yerde takılı kalıp, ritmini bulamıyordu. Gözlerim tamamen açılmıştı ve görüşüm normale dönmüştü. Gördüğüm şey bu oda değildi. Bir anlığına… o sonsuzluk geri geldi. Sınırı olmayan o alan. Fakat karşımdaki silüette… geri geldi. Zihnime ve bu kez daha yakındı. Yüzünü net olmasa bile seçebiliyordum. Hatları sabit durmuyordu. Işık, cildinin yüzeyinde geziniyor, sürekli değişiyordu. Tamamen yabancı hissettirmeyen bu çizgiler… tanıdıktı. Kendi yüzümün bir zıt karşılığı gibiydi. Başka bir formda. Daha açık, daha yumuşak. Oysa bana kıyasla eksikti. Ama gözleri— bütün bu sağır edici akustiğin ortasında zihnimi eritecek kadar asil ve bal rengindeydi. Ya da altın… Nefesim kesildi. Göğsüm aniden kasıldı. “Elias!” Omuzlarım sarsıldı. Bedenim geri çekildi. Dengem kaydı ancak düşmedim. Dizlerim hâlâ zeminde çakılı duruyordu. “El! Bana bak!” Ses yakındı. Bu sefer parçalanmıyordu. Başımı kaldırdım. Zihnimdeki görüntü önce dağıldı. Sonra toplandı. Sonra gözlerim zihnimin önüne geçti. Astrid. Bunu biliyordum. Buna rağmen içimdeki o his yerini bulmadı. Gözlerine baktım. Yeşil, tanıdık, güvenli. Ne var ki düşündüğüm şeyden çok uzaktı. İçimde bir şey bu görüntüyü kabul etmedi. Doğru yere bakıyordum. Yanlış kişiyi görüyordum. “Tanıdık…” kelime kendiliğinden geveleyerek çıktı ağzımdan. Kime söylediğimi bilmiyordum. Astrid’in yüzü gerildi. Göz bebekleri büyüdü. “Ne diyorsun? Elias, odaklan! Kendine gel lütfen, beni endişelendiriyorsun!” Beni daha sert tuttu. Ellerini omuzlarıma bastırdı ve parmaklarını trapez kaslarıma geçirdi. Bu sarsmaktan çok, beni kendime getirmek için beynime giden uyarıları tetiklemeye çalışmasıydı. Beni burada tutmaya çalışıyordu. Başarıyordu… Bir an— çok kısa— görüntü kaydı. Astrid’in yüzü aynı yerdeydi. Buna rağmen aynı değildi. Hatları yumuşaktı, gözleri telaşlıydı ama sinirlenme çizgisine geçiyordu. Nefesim takıldı. “Hayır…” dedi Astrid. Sesi kırıldı. “Hayır, hayır… bana bak. Elias, gözlerindeki o siyah boşluğu sil ve sadece beni gör artık!” Gövdem boşaldı. Direncim çözüldü. Öne doğru yığıldım. Astrid beni yakaladı. Kolları etrafıma kapandı. Beni kendine çekti. Başım göğsüne yaslandı. Kalp atışını duydum. Hızlı ve düzensizdi. Gerçekti ve benimleydi… İçimdeki o his ise buraya ait değildi. Yanımda değildi. Gerçek miydi? Bundan bile emin değildim. “Ben buradayım… tamam mı? Buradayım…” dedi Astrid tüm bedeniyle. Ancak içimde karşılık bulmuyordu. Çünkü aradığım şey… o değildi. Dudaklarım tekrar hareket etti. “Tanıdık…” Bu kez daha sessiz ve kesin çıktı dudaklarımdan. Kelimeyi sanki ben seçmiyordum. Dökülüyordu kendi kendine. Astrid’in eli enseme kaydı. Parmakları saçlarımın arasına girdi. Titriyordu. Beni bırakmadı. “Geçecek Elias, sadece burada kal, ne olur gitme,” diye fısıldadı kulağımın dibinde. Etrafımızda hareketler başladı. Adımlar, fısıltılar, metal sesleri. Oysa hepsi çok uzaktı. Sanki başka bir odadaydılar ya da ben başka bir yerdeydim. Sonra bir ses daha geldi. Daha sakin ve kontrollü. “…olmamalıydı.” Kısa bir duraksama. “Aktarılanlar… böyle değildi.” Yuhanon… Onu görmedim. Buna karşılık sesi sabitti. Bu kez yalnızca bir tespit etmiyordu. Bu… bir bilginin kırılmasıydı. O her şeyin üzerindeki mağrur ve stoik duruşu, bu odanın ağır sessizliğinde ilk kez un ufak olmuş gibiydi. “Alanı boşaltın,” dedi. Sert ve yüksek çıkmıştı sesi. “Şimdi. Tek bir cihaz bile kalmayacak, hemen dışarı çıkın!” Etrafımızdaki hareket yön değiştirdi.…