Bölüm 1: " Karşılık Veren... "
Yazar: Esmael Vural

Lofoten — Norveç Elias Yatakta gözlerimi açtığımda odadaki soluk gri ışığın dünyayı sarmaya devam ettiğini gördüm. Lofoten'in kış sabahları böyleydi. Gündüz neredeyse yoktu. Güneş ufkun ardında soluk bir iz bırakır, geri kalan her şey gri bir tülün arkasından bakıyormuş gibi görünürdü. Kısa bir gündüz, uzun bir gece... Burası benim alıştığım gerçeklikti. Kendimi bildim bileli griye yakın bir dünyada yaşamıştım. Ya da ben öyle görüyordum. Yataktan çıkmak için zihnimle küçük bir düello yaparken annemi anımsadım. Hep aynı şeyi söylerdi: "Benim beyaz pamuğumun gece karası saçları sanki rüzgârla anlaşma yapmış gibi... Tarıyorum, düzeltiyorum sonra yine ilk haline dönüyor. Söz dinlemek konusunda tam bir asi!" Onun sesi... burada olmayan tek şeydi. Bu düşünce içimde nadiren ortaya çıkan bir sıcaklık yarattı. Onu ve babamı sevdiğimi biliyordum ama bu duygunun içinde fazla kalırsam geç kalacağımı da biliyordum. O yüzden sonunda pes edip yataktan kalktım. Ayaklarımı yere bastığım anda parke zeminin soğuğunu hissettim. Dalgaların kayalara çarpışı ve rüzgârın perdeleri hafifçe oynatışı ilk bakışta sıradan sabah sesleri gibi görünüyordu ama biraz dikkatle dinlediğimde doğanın kendi ritmini duyabiliyordum. Sanki rüzgâr kulağıma fısıldıyor ve kimsenin duymadığı bir mesajı bana taşıyormuş gibi. Ilık bir duş aldım. Suyun tenimde bıraktığı sıcaklık kaslarımı yavaş yavaş gevşetirken zihnimdeki gürültü de geri çekilmeye başladı. Damlalar saçlarımdan omuzlarıma, oradan göğsüme doğru ağır ağır süzülüyor, tenimde ince bir iz bırakıyordu. Bir süre hareketsiz durdum. Suyun altında zaman farklı akıyordu. Dünya kapının diğer tarafında kalmış gibiydi. Gözlerimi kapattım. Bu anlarda insan kendini daha çıplak hissediyordu. Sadece bedeniyle değil... düşünceleriyle de. Kimsenin beni bu kadar savunmasız göremeyeceğini bilmek tuhaf bir güven veriyordu. Çünkü insan en çok... biri gerçekten baktığında savunmasız kalırdı. Suyun altında yalnızdım. Ve bu yalnızlık... düşündüğümden daha tanıdık bir hisse dönüşüyordu. Ama bu kez farklıydı. Sıcaklık tenime yayılırken içimde düğümlenen bir şey hâlâ gevşemedi. Kendi bedenimi hissediyordum. Fakat bu his... bana ait gibi gelmiyordu. Parmaklarım bir an durdu. Çünkü o an... dokunduğum şeyin gerçekten "ben" olup olmadığından emin değildim. Nefesim ağırlaştı. Birkaç saniye daha... biraz daha... Sınırın nerede olduğunu görmek istedim. Göğsüm yanmaya başladığında yüzeye çıkmadım. Çünkü o an... ilk kez bir şey hissettim. Bana ait olmayan bir his... Başımı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım ve hızla duştan çıktım. Kahvemi alıp pencerenin önüne geçene kadar banyoda yaşadığım tuhaf anı düşünmemeye çalıştım. İnsan kendisiyle baş başa kaldığında derinlere dalabiliyor ya da fazla yükseklere çıkıp kendisinden kopabiliyordu. Normaldi. Çok normal. Dışarıyı izlerken manzaraya odaklanmaya çalıştım. Karla kaplı kayalıklar, fiyortlar ve küçük kırmızı rorbuerler gözlerimin önünde uzanıyordu. Normal insanlar için bu bir manzaraydı. Benim için... bir boşluktu. Nedenini bilmiyordum ama bu manzara bana her zaman bir boşluğu hatırlatıyordu. Burada doğmuştum. Çocukluğum fiyortların buzla kaplı zeminlerinde kayıp düşerek geçmişti. Bu takımadanın yüzeyinde basmadığım tek bir taş parçası bile neredeyse yoktu. Arkadaşlar, akrabalar, aşklar... tüm yaşanmış duygular beni şekillendirmişti. Ya da belki de hiç şekillendirememişti. Çünkü ben hep griydim. Ve bunun ne anlama geldiğini... hiç sorgulamamıştım. Dışarıdan bakıldığında tenimin rengi aksini söylüyor olabilirdi ama içten içe hiçbir zaman beyaz olmadığımı biliyordum. Burada kendim olamamıştım; sınırlarımı hep bu manzara belirlemişti. İşte bu yüzden üniversite için Norveç'in şehir merkezini seçmiş, buradan kaçmıştım. Ama hiçbir zaman gerçekten uzaklaşamamıştım. Ne kadar uzaklaşsam da bir şekilde yine buraya dönüyordum. Bugün yeni bir alanı inceleyecektim. Lofoten'de... Kaçışlar hep insanı geri getiriyor işte. Ama yine de kazı alanının fotoğraflarını ilk gördüğüm an kalbim hızlanmıştı. Kayalı…