Bölüm 15: Güneşi Aramak
Yazar: Esmael Vural

Nord University — Bodø Kampüsü Arkeoloji Araştırma Laboratuvarı Elias Kampüs o sabah alışılmadık derecede sakindi. Koridorların uzun cam duvarlarından gri kuzey ışığı içeri süzülüyor, zeminde soluk yansımalar bırakıyordu. Bodø’nun sabahları çoğu zaman böyle olur; güneş görünmese bile gökyüzü tamamen karanlık değildir. Işık sanki bulutların arkasında dolaşır, şehir üzerinde ince bir perde gibi asılı kalır. Laboratuvar kapısını itip içeri girdiğimde Astrid çoktan çalışmaya başlamıştı. Lofoten’den buraya yaptığımız iki saatlik helikopter yolculuğu sonrasında, otelde soluklanmak yerine kendini doğrudan laboratuvara atmıştı. Masaların birine yayılmıştı. Dizüstü bilgisayarı açıktı, yanında birkaç kalın kitap ve tablet duruyordu. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı ama birkaç tutam yine yüzüne düşmüştü. Ekrana öyle yoğun bakıyordu ki içeri girdiğimi fark etmedi. “Uyumadın,” dedim kapıyı arkamdan kapatarak. Başını kaldırdı. Gözlerinin altındaki ince gölgeler cevabı zaten veriyordu. “Sen de.” Bir saniye birbirimize baktık. Dün sabah evde koridorda havluyla karşısında kaldığım anın utangaçlığı ve aramızdaki o söylenmemiş gerilim hâlâ ikimizin de bakışlarında asılı gibiydi. Sonrasında da kazı alanındaki keşif belirsizlikleri. Gözlerini ilk kaçıran o oldu ve tekrar ekrana döndü. “Emma görüntüleri yükledi.” Masaya yaklaştım. Tabletin ekranında dün gece çektiğim fotoğraflar açıktı. Spiraller, taş sembol ve o garip yazı. Yani biz ona şuan yazı diyorduk en azından. Bir süre ekrana baktım. Spirallerin akışını izlerken o tuhaf hissi yeniden hatırladım. Sanki o çizgiler taşın üzerinde değil de zihnimin içinde dönüyordu. Tam o sırada kapı açıldı, Emma içeri girdi. Elinde üç kahve vardı. “Bunu içmezseniz ölürsünüz,” dedi, sesindeki yapay dramatiklikle. Birini bana uzattı. “Teşekkürler.” Diğerini Astrid’e uzatırken, Astrid bardağı koklayıp gözlerini kıstı. “Umarım sütlüdür,” dedi Astrid muzip bir sesle. “Yoksa seni Elias’ın arka bahçesindeki inekten süt sağman için gönderebilirim.” Emma bir an duraksadı. Espriyi anlamamıştı, elindeki kahvelerle öylece kalakaldı. “Elias'ın ineği mi var? Kampüste mi?” “Uzun hikaye Emma,” dedim kahvemden koca bir yudum alarak. Astrid kıkırdadı, bakışlarını bana çevirerek devam etti: “Ve oldukça tüylü bir hikaye. Kendisi sabahın beşinde çamaşır sepetiyle montunu bile ayırt edemez ama arka bahçesinde bir çiftlik sakladığına yemin edebilirim.” Emma ikimizin arasındaki bu gizli paslaşmaya karşı gözlerini devirdi, sorgulamadı ve masaya yaklaştı. Tablete odaklandı. “Bu arada kazı alanı tamamen kapatıldı.” dedi Emma, sırtı bize dönük kahvesinden bir yudum alırken. Astrid başını hızla kaldırdı. “Ne demek kapatıldı? Daha dün gece oradaydık Emma, her şeye yeni başlamıştık. Kim, hangi yetkiyle kapatıyor?” Emma omuz silkti. “Üniversite yönetimi karar verdi. Polis çevreyi kapattı ve artık halka giriş yok.” Astrid kaşlarını çattı. “Halka… giriş yok derken? Bizim ekibi de mi dışarıda tutacaklar? Rektörlük kendi eliyle bulduğumuz şeyi sabote mi ediyor yani?” Kahveden bir yudum aldım. “Biliyorsun orası Lofoten’in eski seyir tepesi.” Astrid bana baktı, gözlerindeki öfkeyi görebiliyordum. Sakince devam ettim: “Yazın turist kaynıyor. Üniversite risk almak istemedi. Göçükler, yaralanmalar ve en başta kazı alanına verilecek olağan bir hasar. Bunların hepsinin önüne geçmek istediler. Açıkçası rektörlük bana danıştığında ben de onay verdim.” Astrid kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bana sormadan, kazının ana ortağına tek bir kelime bile etmeden koca bir sit alanının karantinaya alınmasına onay verdin yani? Harika iş Elias, gerçekten harika bir ortaklık bilinci.” “Bir önceki gece orada dört saat bilincini kaybeden bendim Astrid,” dedim sesimi nihayet yükselterek. “Sen çadırda kahve yaparken ben o çukurun dibinde ne olduğunu bilmediğimiz bir durumun ortasında yattım. Orası şu an güvenli değil, ne bizim için ne de o stajyerler için.” Emma aramızdaki yükselen tansiyonu bölmek için hızla araya girdi: “Ekip şu anda çukuru genişletmek için içeride çalı…