2. Bölüm: GÖĞÜN ATEŞİ VE SULARIN AHI
Yazar: Hanife

Zaman, insanoğlu için akıp giden coşkun bir nehirse; Tunga için asırlardır donup kalmış, kıyısız ve dipsiz bir denizdi. 2026 yılının modern dünyasında "Tuna" adıyla adımladığı İstanbul’un beton sokakları, ona binlerce yıl öncesinin o bakir, vahşi ve kan kokan topraklarını unutturamıyordu. M.Ö. 3000 civarında, insanlığın henüz tunçla yeni tanıştığı, sisli Altay Dağları’nın eteklerinde başlayan fâni bir hayat hikâyesiydi onunki. O zamanlar henüz yirmili yaşlarının başında, hırsı gözlerini kör etmiş gözü pek bir avcı ve savaşçıydı. Gücü kabilesine dar geliyor, gökyüzünün ötesindeki o bilinmez kudrete erişmek istiyordu. Uğursuz ve fırtınalı bir gecede, göğün karardığı ve rüzgârın dağları bir kırbaç gibi dövdüğü o an, Tunga sınırları aştı. Kabilesinin kutsal saydığı en yüksek dağın zirvesine tırmandı. Amacı göğe meydan okumak, fırtınanın gücünü kendi iradesine boyun eğdirmekti. Şimşekler geceyi bıçak gibi yararken, dağın tepesinde kollarını açıp gökyüzüne haykırdı. O an, gök yarılmışçasına devasa bir yıldırım tam göğsünün ortasına düştü. Acı, eti kemikten ayıracak kadar yakıcıydı. Yıldırımın ateşi Tunga’nın damarlarındaki kanı tutuşturdu; kalbini durdurmak yerine, onu göksel bir mühürle sonsuzluğa çiviledi. O gece dağda ölmedi; ama bir daha asla sıradan bir ölümlü olarak da uyanamadı. Göğün gazabı ve gücü kanına işlemiş, ona ölümsüzlüğü vermişti. Ancak bu göksel armağan, beraberinde korkunç bir laneti de getirdi. Bedenindeki o devasa yıldırım ateşi, insan ruhuyla beslenmedikçe onu içeriden yakıyordu. Yaşamak, genç kalmak ve göğün gücünü damarlarında tutabilmek için başkalarının yaşam enerjisini ruhunu emmek zorundaydı. Bu lanetten kurtulmanın tek yolu, Akana’nın o kadim ve lekesiz ruhuydu. Zamanında Nehir, Akana’nın ruhunu alıp kaybolduğunda Tunga onu asırlarca aradı. Yıllarca içindeki yakıcı acıyı bastırmak için istemese de ruh emmeye devam etti. Ne ölebiliyor ne de acıdan kurtulabiliyordu. M.Ö.’deki fâni, acısız hayatına dönmek için her şeyini feda edebilirdi. Bu lanet, ona ölümcül güçler de bahşetmişti: Akıl okuyabiliyor, istediği yeri zihninde canlandırıp jet hızıyla oraya ışınlanabiliyordu. Ancak geçmişe gidemiyordu. Dünya yemeklerinden yiyebiliyor fakat hiçbirinin tadını alamıyordu. Kehribar gözleri bir ruh emiciye dönüştüğünde kor bir ateş gibi parıldıyordu. Geceleri insan avına çıkıp gündüzleri saygın bir insan kimliğine bürünüyordu. Özellikle kadınları büyüleyici cazibesiyle tavlıyor, baş başa kaldıklarında ruhlarını emerek besleniyordu. Yüzyıllardır yaşadığı için muazzam bir servete, sayısız diplomaya ve dünya dilleriyle birlikte milyonlarca bilgiye sahipti. Fakat dışarıdan bir ödül gibi görünen bu ayrıcalıklar, Tunga için her şeyin sıradanlaştığı bir cehennemdi. Hayatında ne aşık olmuş ne de duygularıyla hareket etmişti. Onun tek işlevi ruh emmekti. Akana yaşatmak için, Tunga ise öldürmek için vardı. Tuna, Silivri’de insanlardan uzak, devasa bir malikanede yaşıyordu. Çevresinde kimsenin olmaması avının kusursuz işlemesini ve dikkat çekmemesini sağlıyordu. Gece son avının ruhunu emdikten sonra, denizde aniden beliren mistik bir enerji onu sahil kıyısına doğru ışınladı. Kıyıya vurmuş kızı gördüğünde, içgüdüsel olarak ruhunun olup olmadığına baktı. Fakat kızın hem ruhu hem de bedeni bitkinlikten tükenmek üzereydi. İlk önce onu orada öylece bırakıp gitmeyi düşündü. Sonra denizi çalkalayan o tuhaf enerjinin bu kızdan gelip gelmediğini anlamak için onu kucağına aldı. Gücünü kullanıp bir ışınlanma hızıyla malikanesine götürdü. Geniş yatak odasındaki yatağa kızı bıraktı. Üzeri sırılsıklamdı. Aniden ışınlanıp yakın bir mağazadan kıyafet alarak geri döndü. Kendi gözlerine gücüyle bir perde çekerek kızın üzerini muazzam bir hızla değiştirdi. Ardından ellerini çekip hafifçe üzerini örttü. Bedeni sızlayan kız, başını sağa sola çevirip acı içinde inliyordu. Tuna istese gücünü kullanarak onu anında iyileştirebilir ve uyandırabilirdi. Fakat bunu yaparsa bitkin düşecek, tekrar birinin ruhunu emmek zorunda kalacaktı; çünkü iyileştirme gü…