AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳

Suyun Dili Kanın Rengi

Yazar:

AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳ – Hanife kitap kapağı
AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳ – Hanife kitap kapağı

Güneş, Fırat’ın ufkunda kızıl bir leke gibi yükseldiğinde, topraktan yayılan nemli sıcaklık insanın boğazını genzini yakacak kadar ağırlaştırıyordu. Kille, pişmiş kerpiç kokusuyla ve sığ suların üzerini kaplayan sazlıkların ekşi rayihasıyla demlenmiş bu kadim toprak, her sabah kendi hikâyesini yeniden doğururdu. Akana, kerpiç evin düz çatısında, kamıştan örülmüş yatağından kalktı. Üzerinde, üvey anası Kutlu Ay’ın koyun yününden dokuyup kök boyalarla kırık beyaz renge boyadığı sade, katlı elbisesi —kaunakes— vardı. Omuzlarından dolanıp sol kolunu açıkta bırakan bu kumaş, Mezopotamya’nın kavurucu sıcağında tenine yapışmıyor, hafifçe esen nehir rüzgarıyla bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ayağındaki sertleşmiş deri sandaletleri bağlarken elini yüzüne götürdü; dokudukları ince keten peçeyi burnunun üzerinden bağlayıp gözlerinin altına kadar çekti. Bu peçe sıradan bir örtü değil, katı bir zorunluluktu. Çünkü o dokumanın ardında, bu topraklarda kimsenin görmediği, fırtınalı gökyüzünü andıran parlak mavi gözler saklıydı. Sadece rengi de değildi mesele; Akana öfkelendiğinde veya heyecanlandığında o irislerden süzülen hafif mavi ışık, köylülerin fısıltıyla "Utukku’nun laneti" dediği cinsten tekinsiz bir kudretti. Aşağıya, toprağı sıkıştırılmış avluya indiğinde, Kutlu Ay çoktan taş değirmenin başına geçmişti. Saçları ince örgülerle arkasında toplanmış, boynuna kilden ve nehir kabuklarından yaptığı boncuklar dizilmişti. Yüzü güneşten ve fırının ısısından kavrulmuştu ama bakışları bir ananın şefkatiyle ışıldıyordu. "Uyandın mı kutlu kızım?" dedi Kutlu Ay, sesini adeta duvara sindirerek. "Baban nehirden döndü. Ağları boş değil bu sabah." Avlu ortasındaki toprak fırından taze pişmiş arpa ekmeğinin kokusu yükseliyordu. Ağır, hafif ekşi ve doyurucu bir kokuydu bu. Yanındaki kilden yapılma geniş çanakta; zeytinyağı ve sarımsakla ezilmiş mercimek ezmesi, kurumuş hurmalar ve keçi sütünden kestirilmiş sert bir peynir duruyordu. Akana, peçesini hafifçe sıyırıp arpa ekmeğinden bir parça kopardı. Ekmeğin içindeki ince taş tozları dişlerinin arasında çıtırdadı; zira Mezopotamya’da taş değirmenden geçen her ekmek biraz toprak tadardı. "Yemeğini çabuk ye Akana," diye gürledi avluya giren adamın sesi. Bu Bilgehan’dı. Sırtında nehir balıklarının pullarıyla parıldayan ıslak bir deri önlük, elinde sazlıklardan kestiği taze kamışlar vardı. Yüzündeki derin çizgileri ve sakalındaki aklarıyla nehrin tüm kahrını sırtlanmış bir bilgeydi. Kızını sudan, yüzen bir kamış sepetin içinden çıkardığı o günü dün gibi hatırlıyordu. "Sular huzursuz," dedi Bilgehan, taze balıkları kilden su küpünün yanına bırakırken. "Lugal’ın askerleri kuzeydeki kanalları tutmuş. Şehirdeki rahipler gümüş ve arpa vergisini artırmış. Bir de... senin hakkındaki fısıltılar kulaklarına kadar gitmiş." Akana duraksadı. Elindeki hurma çekirdeğini farkında olmadan sıktı. "Sadece nehrin suyunu biraz durulttum baba. Balıklar ağa rahat girsin diye..." "Senin için sadece bir dokunuş olan şey, o zalimler için ya bir büyü ya da bir tehlikedir!" dedi Bilgehan, sesindeki şefkati uyarısına harmanlayarak. Kızının yanına diz çöktü, nasırlı ellerini Akana’nın omuzlarına koydu. "Tunga denen o uğursuz adamın gözleri bu köye çevrildi. O, toprağın da insanın da canlılığını emen bir gölge gibidir. Yüzünü sakla. Gücünü sakla." Fakat uyarı için vakit çoktan geçmişti. Günün ortasına doğru, güneş tam tepede bir kor gibi dururken, köyün girişinden çığlıklar ve at kişnemeleri yükseldi. Toz bulutunun içinden fırlayan kırmızı pelerinli, bronz zırhlı askeri birlik, kerpiç evlerin arasına daldı. En önlerinde, atının üzerinde bir karabasan gibi duran Tunga vardı. Siyah kaban benzeri deri zırhının etrafındaki hava, güneşin sıcağına rağmen aniden buz kesmiş, geçtiği yerdeki otlar anında sararıp solmuştu. Tunga, ilk çağlardan beri yaşayan, yaşlanmayan bir ruh emiciydi. Yirmi beş yaşın ötesine geçmeyen bedenini ve ölümsüzlüğünü sürdürebilmek için insan ruhlarının yaşama gücüne muhtaçtı; emdiği ruhların ardında bıraktığı bedenler s…

Bölümün tamamını WritePad'de oku