10│papatya│
Yazar: Dilan Aladağ Çetin

Elindeki sürahide bulunan suyu, camının önündeki saksıları sulamak için kullandı Deran. O saksılara en sevdiği çiçeği, papatyayı dikmişti. Papatya kadar güzel şey yoktu bu dünyada onun için. En pahalı çiçekler bile papatyayla aşık atamazdı. Papatya kadar değerli olamazlardı da ayrıca. Güne iyi hissederek uyanmıştı garip bir şekilde. Fakat günün ilerleyen saatlerini ve getirilerini hayal etmeye çalıştıkça karamsarlık çöküvermişti üstüne. Aklına mesajlaşma geldikçe hâkimiyetini yitiriyordu bedeni üzerindeki. Bütün sinir uçları uyarılıyordu adeta. Dengesizliğine sövecekti sövmesine de, uygun kelimeyi bulamıyordu ki bir türlü. "Paşazademize bak sen hele," dedi kendi kendine yeniden dayanamayarak. Dünden beri söylenip duruyordu zaten. "Alışverişe çıkacakmışız. Bak sen, emredersin ya!" Bir diğer saksıya geçtiğinde, diğerlerine de yaptığı gibi önce papatyasını okşadı. İçindeki sevgiyi ilmek ilmek işledi güzelliğinin kalbinde taht kurduğu çiçeklerini. Ardından suyunu verdi, merhamet ile. "Sen gel dediğinde gelecek, git dediğinde gidecek miyim sürekli ben? Oyuncağın mı sandın sen beni?" derken sinirlenip elini beline koydu ani bir şekilde. Ardından karşıdan görünen heybetli dağlara dikti gözlerini. "Şu dağlar kadar yıkılmaz olsan kaç yazar be ağa, benim karşımda ateş olsan cürümün kadar yer yakarsın!" Eline yeniden aldı suyunu ve bir sonraki saksıya geçti. Fakat söylenmeye tam gaz devam etmekten alıkoyamadı kendisini. "Bir de demez mi Piran Kızı!" Önüne gelen saç tutamlarını hırsla geriye attı. "Sen her gel dediğinde gelmek zorunda mıyım ben ağa?" "Evet!" Duyduğu sesle önce irkilip daha sonra da olduğu yere mıhlanırken, sürahiyi tutan eli havada asılı kaldı. Gözleri zaman aktıkça genişledi. Burnundan vücudunun içine süzülen oksijeni hissetmesine neden olurcasına yavaşladı sanki dünya o an. Çünkü bu ses, yüreğine kızgın ateşler salan Afran Bejindar'dan başkasına ait değildi! Korku ile alt dudağını ısırırken, konuşmanın yalnızca cevap verdiği kısmını duymuş olması için içten içe dua etmeye başladı. Sanki o kısım da çok masummuş gibi... Ardından sanki her şey çok doğalmış gibi kendine çekidüzen verdi ve arkasını döndü korkusunu bastırmaya çalışarak. "Senin bu odada ne işin var?" Konuyu tamamen farklı bir yere çekmeye çalıştığını elbette fark etti karşısındaki adam. Fakat güzel yerden vurduğunu da inkâr edecek değildi. Ama Afran'ın da kendine has süslü kelimeleri vardı ve bunu kullanmaktan çekinmeyecekti. "Aslında seni Hazal çağıracaktı lâkin ben kendim çağırmak istediğimi söyledim." dedikten sonra bir adım atıp odadan içeri girdi. 'Adam bir adımda odanın ortasına geldi resmen!' diye düşünmeden edemeyen Deran şaşkınlıkla bakmaktan an geri durmadı elbette. "Kapını çalacaktım lâkin o kadar çok zikrettin ki adımı, en son dayanamayıp kapıyı çalmadım ve cevap vermem gerektiğine inandığım anda da kapını açtım." Deran apışıp kalırken cevap karşısında, soruyu sorarken bu kadar afili bir yanıt beklemediğini itiraf etti kendisine. Adamın pişkinliği ise dilini damağını kurutmaya yetmişti. Özgüven fışkırıyordu adeta. Bu nasıl bir kendini beğenmişlikti? Sanki cüce gezegenleri kendisi yaratmıştı beyefendinin... "Kim anmış adını senin Bejindar? Ben mi? Tek bir kere bile zikretmedim adını!" Yediği laftan sonra bu kadar güzel toparlayacağını kendisi de düşünmezdi elbette. Lâkin adamın pişkinliği tamamen dilbaz olmasına neden olmuştu. "Paşazade diyerek kastettiğin kişi olduğuma çokta emindim oysaki." dediğinde Deran içinden pis pis sırıtmadan edemedi. Bu raund, kesinlikle onundu! "Benden başka biriyle alışverişe gideceksin o zaman?" Dank, diye çakıldığını hissettiğinde, içindeki gülümsemenin anbean yok oluşunu izledi resmen. Ardından bozulan suratını saklama gereği duymadan, karşısındaki adama öfke ile bakmaya başladı. Çokbilmiş! Kendini beğenmiş! Egoist! Narsist pislik! İçinden bir bir saydırırken suratında oluşan mimiklerden bihaberdi kendisi. Lâkin Afran Bejindar, her anına tanık olmuştu. Gözlerini bayışına, dudaklarını kemirişine, yanaklarını içten ısı…