3. Bölüm
Yazar: Glsahmaran

Az önce duyduğum şeyler beni hem derin bir merakın içine sürüklemişti hem de duyduklarım kulağa son derece saçma gelmişti. Çünkü bu adam, daha birkaç saniye önce bana ailemin bulunmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylemiş, hemen ardından ise beni onlarla görüştürmek istediğini belirtmişti. Zihnim bu çelişkinin yarattığı girdapta çalkalanıyordu. "Biliyorsun değil mi, şu an kendinle çelişiyorsun?" dedim, sesimdeki güvensizliği gizlemeye gerek duymadan. "Önce ailemin bulunamayacağını söyleyip, hemen arkasından beni ailemle görüştürmek istediğini söylüyorsun. Bir dediğiniz bir dediğinizi tutmuyor resmen. Söyleyin bana, size bu durumda nasıl güvenebilirim ki?" diyerek kendimi korumacı bir savunma pozisyonuna aldım. Oturduğum yatakta dikleşmiş, gözlerimi adama dikmiştim. Karşımda bütün heybetiyle oturan adam, odadaki loş ışığı kırarak yavaşça ve tüm ihtişamıyla ayağa kalktı. Boyu posu, üzerindeki asil kıyafetlerle birleşince odada baskın bir figür haline gelmişti. "Çocuğum, 'aile' derken galiba kendimi yanlış ifade ettim," dedi, sesi kadife gibi yumuşak ama bir o kadar da otoriterdi. "Burada bahsetmek istediğim annen ve baban değildi; daha çok akrabaların, soyundan gelenler diyebilirim. Kar beyazı saçların sayesinde hangi kökten, hangi soydan geldiğini anlamak benim için çok da zor olmadı." Kendini bu sözlerle açıklayarak bana doğru ağır adımlarla yaklaştı. Tam önümde durup, yüzündeki karmaşık ifadeyle derin bir iç çekti. Gözlerinde hem geçmişin yükü hem de geleceğin bilinmezliği vardı. Ellerini, omuzlarımdan aşağı dökülen uzun, beyaz saçlarıma doğru uzattı. Parmaklarının ucunda saç tellerim parıldarken, "Genetik olarak bu beyaz saçlara sahip olan tek bir aile var bu topraklarda," diye açıklamasına devam etti. Saçlarımla biraz oyalandıktan, sanki o tellerde saklı olan bir efsaneyi doğrulamak ister gibi inceledikten sonra gövdesinin yönünü ağır ahşap kapıya doğru çevirdi. "Sen biraz daha dinlen çocuğum ve bu süre zarfında başına gelen olayları anlamlandırmaya çalış. Biz yarın tekrar geleceğiz, merak etme," dedi. Kapının üzerinde asırlık bir emeğin ürünü olduğu belli olan, ince ahşap işlemeli kulpunu tuttu ve kapıyı yavaşça araladı. Kapı açıldığı anda, o ana kadar odanın sınırlarında hapsolmuş olan dış dünyanın sesleri bir sel gibi içeri hücum etti. Uyandığım andan beri bu oda ve çevresi o kadar derin, o kadar ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü ki, bana anlattıkları bu 'okul' dedikleri yerin tamamen zihnimde uydurduğum bir kurmaca olduğunu düşünüyordum; ta ki o dışarıdan gelen canlandırıcı ses cümbüşünü duyana kadar. Yanımda bir gölge gibi sessizce bekleyen Dorothy, hızlı ve hafif adımlarla Edmund’ın peşinden gitti. Tam kapıdan çıkmadan hemen önce, omzunun üstünden bana doğru dikkatli, korumacı bir bakış fırlattı. "Burada zaman hızlı akar, canın bile sıkılmadan yarın olmuş olur," diyerek sevecen bir tavırla göz kırptı. Tam ayrılacakken, son bir şeyler daha eklemek ister gibi dudaklarını araladı, arkasını dönüp fısıldar gibi konuştu: "Aklından geçen o kaçış yöntemlerini hiç deneme bile. Kapı ve pencereleri açabilirsin ama buradan çıkamazsın. Ha, bir de... Kendini iyi hissetmezsen hemen yandaki zili çal. Yoğun olduğum için muhtemelen ben gelemesem de seninle ilgilenmek için muhakkak birileri gelecektir." Bu sözlerin ardından Dorothy de odadan dışarı çıktı. Ağır ahşap kapı arkalarından kapandı ve dışarıdan gelen tüm o ses cümbüşü, sanki bıçakla kesilmiş gibi bir anda yok oldu. İkisi de odadan çıkar çıkmaz, az önce zihnimi ayakta tutan o yapay açıklık ve güç hissi yavaş yavaş kaybolmaya, yerini ağır bir bitkinliğe bırakmaya başlamıştı. "Olayları sorgulamak ve hazmetmem için beni yalnız bırakıyorsunuz ama aynı zamanda beni büyüyle ya da yorgunlukla bayıltıyorsunuz... Ah, ne büyük bir ironi ama!" diye içimden geçirdim, dudaklarımda acı bir tebessümle. Yavaş yavaş yatakla birleşiyordum; sanki şilte beni içine çekiyor, bedenim ağır bir kurşuna dönüşüyordu. Zihnim yine duman altı oluyor, düşüncelerim birbirine karışıyordu. *"Neyse, zaten y…