11. BÖLÜM: BATTI BALIK YAN GİDERMİŞ
Yazar: Luna.123

Bir yandan ense kısımdan aldığım bir tutam saçı parmaklarımın arasında çevirirken, son derece düşünceli bir haldeydim. Biri bana bundan iki hafta önce böyle bir konumda bulunacağımı, bunun sebebinin de saçma sapan bir sözleşme sayesinde gerçekleşeceğini söyleseydi; benimle fena bir şekilde dalga geçtiğini düşünür, güler geçerdim. Ama şu anda hiç gülesim yoktu. Hatta biri gülmek için ağzını kıpırdatsa bile, sinirden ağız dolusu küfürler edebilecek durumdaydım. "Evet, efendim," dedim düşüncelerimden sıyrılarak. Bunu sadece fazlasıyla heyecanlı ve stresli olduğum anlarda yapardım. Nitekim şu anda da tam olarak öyle bir andaydım. Bir bahçe takımında Emre ile yan yana oturmuş, karşımızdaki Erdal Bey'e hesap veren bir konumdaydık. Cümleme sakin kalmaya çalışarak devam ettim: "Mazimiz çocukluğumuza dayanır. Hiç kimsenin elinde olmayan sebeplerle ayrılsak da şu zamana kadar çok güçlü bir bağ olan arkadaşlığımız, iki kez karşılaştığımızda içerisinde bizim fark edemediğimiz bir aşk filizlendirmiş. Bu sebeple de şimdi karşınızda oturuyoruz." Erdal Bey hiç konuşmadan bana baktı. Sadece bir cümleme takılmış olacak ki, kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu: "‘Hiç kimsenin elinde olmayan sebep’ dediğin nedir, kızım?" Buruk bir ses tonuyla, gözlerimi hafifçe yere indirerek: "Vefat, efendim... Babamın vefatı," dedim. Duyduğu şeyle Erdal Bey'in de yüzü düştü. Bakışlarındaki o sert ifade yerini mahcup bir sessizliğe bıraktı. "Özür dilerim, kızım. Bilemedim. Allah rahmet eylesin." Özür dileyecek bir şey yoktu. Aslında en başında da söylemiştim; ölüm kimsenin elinde olan bir şey değildi. Boğazımı temizleyerek dik bir duruş sergilemeye çalıştım: "Özür dileyecek bir şey yok, efendim. Vatan sağ olsun, bize yeter," dedim. Son cümlem onu yeniden meraklandırmıştı. "Nasıl öldü baban?" diye sordu. Merakını gidermek adına derin bir nefes verdim: "Polisti. Görev başında şehit oldu." Emre, itinayla dönen bu konuşmanın artık yüreğime koca bir siyah taş gibi oturduğunu fark etmiş olacak ki; artık bir yüzük taşıyacak olan elimi sıkıca tuttu ve başparmağıyla usulca okşadı. Parmaklarımı süsleyen yüzük, beyaz altının zarif ışıltısıyla göz alıyordu. Ortasında, dikdörtgen formunda zümrüt kesim iri bir pırlanta tüm ihtişamıyla parlıyor; etrafını saran çiçek motiflerini andıran minik taşlar ise ona masalsı ve romantik bir hava katıyordu. İncecik halkası sayesinde gösterişten uzak ama asil bir duruş sergileyen bu yüzük, itiraf etmeliyim ki oldukça hoş bir yüzüktü. Konuyu dağıtmak adına Emre araya girdi: "O kadar sene sonra nasıl karşılaştığımızı anlatalım mı, dede?" Erdal Bey, Emre'nin artık ona daha ılımlı yaklaşmaya çalıştığını fark etmişti. Bu değişim hoşuna gitmiş olacak ki, Emre'den gelen bu atağı hafif bir tebessümle karşıladı: "Anlat bakalım, evlat." Onlar konuşmaya başlarken, benim zihnim geriye doğru bir yolculuğa çıktı. Parkta öylesine bir bankın üzerinde otururken, bitkin bir sesle evliliği kabul ettiğimi söylediğim o an geldi aklıma ister istemez... İKİ HAFTA ÖNCE Bir yandan ense kısımdan aldığım bir tutam saçı parmaklarımın arasında çevirirken, son derece düşünceli bir haldeydim. Biri bana bundan iki hafta önce böyle bir konumda bulunacağımı, bunun sebebinin de saçma sapan bir sözleşme sayesinde gerçekleşeceğini söyleseydi; benimle fena bir şekilde dalga geçtiğini düşünür, güler geçerdim. Ama şu anda hiç gülesim yoktu. Hatta biri gülmek için ağzını kıpırdatsa bile, sinirden ağız dolusu küfürler edebilecek durumdaydım. "Evet, efendim," dedim düşüncelerimden sıyrılarak. Bunu sadece fazlasıyla heyecanlı ve stresli olduğum anlarda yapardım. Nitekim şu anda da tam olarak öyle bir andaydım. Bir bahçe takımında Emre ile yan yana oturmuş, karşımızdaki Erdal Bey'e hesap veren bir konumdaydık. Cümleme sakin kalmaya çalışarak devam ettim: "Mazimiz çocukluğumuza dayanır. Hiç kimsenin elinde olmayan sebeplerle ayrılsak da şu zamana kadar çok güçlü bir bağ olan arkadaşlığımız, iki kez karşılaştığımızda içerisinde bizim fark edemediğimiz bir a…