6.BÖLÜM: DÖKÜLEN TAŞLAR
Yazar: luna. 123

Gördüğüm şeyle resmen dumura uğramış durumdaydım. Hayal kırıklığı, şok ve aynı zamanda çok şey hissetmekten gelen bir hissizlik durumu... Hepsini aynı anda yaşıyordum. Bu anı birine anlatmam gerekseydi şöyle derdim: Elim kolum halatla bağlıyken kafamdan aşağı kaynar sular dökülmesi gibi bir şeydi. Kendimi umutsuz hissediyordum. Karşımdaki diplomaya ruhsuz bir şekilde bakarken aklımda bunlar dönüyordu. Beni bu girdaptan kurtaran şeyse, elinde büyük iki yeşil kahve fincanıyla yanıma gelen Emre'nin adım sesleriydi. Kısa bir andan sonra adım sesleri yanı başımda son buldu ve birkaç dakika boyunca hiçbir şey demeden, sadece benim baktığım noktaya baktığını hissediyordum. Bu kadim sessizliği başlatan ben olduğum gibi son bulduran da ben oldum. "Neden?" dedim. Sadece tek bir kelime söyleyince diğerleri de çorap söküğü gibi ardı ardına döküldü dudaklarımdan: "Neden gelmedin yanıma? Neden bir kere bile uğramadın? Yanına gelmeye değmeyecek kadar önemsiz miydim senin için?" Kelimelerin sonu gelmedi ya da ben getirmek istemedim. İkisinden hangisinin bizi bu hesaplaşmaya ittiği önemli değildi. Sonuçta eninde sonunda olacak o hesaplaşma oluyordu. Her ikimiz de ceplerimizdeki taşları yere atıyorduk. "Sen neden gittin?" dedi. "Niye bıraktın beni?" Cümlesinin ardındaki bu bencilce söylem beni daha da sinirlendirdi. Sinir ateşinin üzerine bir odun daha fırlatmıştı. "Küçücük liseli bir kızdım! Gitmeyip de ne yapacaktım? Babam ölmüştü, annem tek başınaydı!" Bu düşüncelerimi ona da haykırdım: "Benim babam öldü! Annem burada tek başınaydı. Ne yapacaktım ben? Küçücük liseli bir kız çocuğuydum. Annemin peşinden gitmeyip de ne yapacaktım? Söyle, ne yapacaktım? Öyle bencil bencil konuşmak kolay! Sen benim yaşadıklarımın yarısını bile yaşamamışsındır! Söyle, senin en mutlu günün bir anda en kötü günün oldu mu? Bütün arkadaşlarını, sevdiklerini, hayatını bir kenara bırakıp hiç bilmediğin bir yere taşınmak zorunda kaldın mı? Söyle! Sen hiç 'baba' diye soğuk bir mermere sarılmak zorunda kaldın mı? Ben kaldım!" Sesim gittikçe kalınlaşıyor, bağırdıkça resmen ses tellerimi yırtıyordum. "Söyle! Gittiğin yerde sana sığıntı ve böcek gibi hissettirildi mi, ha? Söyle! Hangimiz daha dertliymiş? Ne oldu? Öyle sustun kaldın. Az önce bülbül gibi şakıyordun. Ne oldu? Hiçbir şey bilmeden konuşmak kolaymış, ha Emre Özbeğen? Ne oldu şimdi? Kelimeler taş gibi takıldı mı ses tellerine?" "Hep bencildin, hep önce kendini düşündün. Ama şu an gördüğüm şey, bu başka bir boyut. Zaman sana yaş katmış ama bencilliğinden hiçbir şey eksiltmemiş." diyerek arkama bile bakmadan evden çıktım ve sert bir şekilde kapıyı arkamdan kapattım. Sertlikle kapattığım kapının peşinden aynı sertlikle geri açıldığını duydum. Sert adımlarımla yürürken peşimden gelindiğini hissettim. Peşimden sertçe bağırıyordu: "Kendi taşlarını döktün, benimkileri de dinleyeceksin. Öyle dökülüp kaçmak yok!" diye bağırıyordu. Adımlarımı durdurmak zorunda kaldım. Çünkü bağırdıkça bağırıyordu. Bu iş böyle devam ederse bütün binaya rezil olacaktık. Ben durmak zorunda kalınca o da yanıma yaklaşmayı başardı. Yaklaştığı anda derin bir nefes verip yekten bir şekilde: "Geldim," dedi, "ama..." diye de ekledi ardından. "Geldiğim gün onunla gördüm seni." Neyden bahsettiğini anlayamamıştım. Beni kimle görmüştü? Geçmişten bir an... Üniversitenin ilk günüydü. Her ne kadar muallakta kalsa da onun için geçmişten kalan en güçlü hatırasına dönme arzusunu susturamamış, üniversite tercihlerini Amasya'dan yana kullanıp buraya gelmişti. Bütün cesaretini toplayıp gelse de gördüğü şey cesaretini bir anda tuzla buz etmişti. İçinde bir şeylerin çatladığını hissediyordu Emre ve çatlayan şeyler kalbine batıp resmen kanatıyordu. Aylin'in karşısında bir adam vardı. Hararetle ve büyük kahkahalarla sohbet ediyorlardı. Bu görüntü Emre'nin kalbinde, ister istemez onun unutamadığı şeylerin başkaları tarafından çok çabuk unutulabildiğini hissettirmişti. Günümüz... Bu şifreli konuşma tarzı beni gittikçe sinirlendiriyordu. Artık bu sinir ses tonuma da ya…