BÖLÜM 3 : GÖZETİM ALTINDA
Yazar: zinolay

Bazen düşünüyorum… Ben ne zaman bu kadar sessiz oldum? Ne zaman gözlerimdeki parıltı sönmeye başladı? Bir çocuk susar mı? Ben sustum. Çünkü kimse dinlemiyordu. Ben altı yaşındaydım, annem çay bardağının içindeki şekeri karıştırırken, babam her gün biraz daha beni unuturken. Şiddet bizim evde ayin gibiydi. Sessizlik, annemin duaları kadar içseldi. Ama dualar işe yaramadı. Annem bir gün evi terk etti. Giderken arkasına bile bakmadı. Beni geride bıraktı. Onun gidişiyle, ben de bir şeyimi kaybettim: İnanç. --- Babam, yalnız kaldığında gerçek yüzünü göstermeye başladı. Beni döverdi. Nefesimi kesilene kadar sustururdu. Bazen yumruğu, bazen kemeriyle konuşurdu. Ama asıl acı, fiziksel olan değildi. “Sen bir hiçsin.” İşte en çok o cümleydi iz bırakan. Bir keresinde kız kardeşim Semâ’ya sarıldım. Onun kokusu, o anki sıcaklığı… tek hayattı evin içinde kalan. Ama onu da elimden aldı. Onu da kirletti. Ben küçükken hayallerim vardı. Ama o gün, hayal kurmayı bıraktım. O gün defteri ilk kez açtım. İsmini yazdım: Babam. --- Yıllar geçti. Yetimhaneye gönderildim. Kimse beni aramadı. Kimse özlemedi. Ama ben unutmadım. İsimleri, yüzleri, nefretleri biriktirdim. Çocuklar oyuncak saklar, ben ise anıları gömdüm, acıları kilitledim. --- S'nin hikâyesini duyduğumda, işte o an geçmişim yeniden yükseldi içimde. Yalnız olmadığımı anladım. Bir başkasının da karanlığa gömüldüğünü, ama onun da yürümeyi seçtiğini gördüm. Ve ilk kez... sadece öfke değil, birlikte iyileşme arzusu hissettim. Belki o yüzden öptüm onu. O yüzden tuttu elimden. Çünkü o da benim gibi: Çığlık atmayı öğrenememiş bir çocuk. ... Yetimhanenin duvarları griydi. Ama içindeki çocuklar… Onlar daha da griydi. Çünkü sadece anne babaları değil, renkleri de alınmıştı ellerinden. Ben oraya geldiğimde 9 yaşındaydım. Üzerimde eski bir mont, gözlerimde yorgun bir hayal. İlk gün sordular: “Senin annen nerede?” Yutkundum, cevap veremedim. Bir çocuk arkadan bağırdı: > “Onun annesi yok ki! Terk edilmiş bu!” Gülüşmeler oldu. Kahkahalar arasında ilk defa piç kelimesini duydum. O kelimeyi öyle bir bağırdılar ki, duvarlar bile yüzünü çevirdi benden. --- Ertesi gün başka biri geldi, elinde eski bir gazete: > “Bakın! Babası birini öldürmüş! Aren’in babası katil! Katilin oğlu bu!” “Sen de mi katil olacaksın lan? Ha? Küçük cani!” “Saklanın çocuklar, bu uyurken hepimizi boğar!” O an… dünyam dondu. Olayı hatırlamıyordum bile. Ama artık “katilin oğlu”ydum. İsmini taşımadığım adamın suçunu taşıyordum. Ve annem? O çoktan başka bir hayat seçmişti. Bir daha ne döndü, ne sordu. --- Geceleri yorganın altına girip ağladım. Sessizce. Kimse duymasın diye nefesimi tuttum. Bazı çocuklar rüyasında annesinin sesini duyardı. Ben karanlıkta kendi kendime mırıldanırdım: > “Ben piç değilim. Ben kötü değilim. Sadece yalnızım.” Ama yetmiyordu. O kelimeler beni savunamıyordu. Ve içimde bir şey büyüyordu. Karanlık. Yavaşça, sessizce… kök salıyordu. --- Bir gün, odamdaki duvarda bir örümcek gördüm. Kimse ona yaklaşmıyor, herkes korkuyordu. Ben onu izledim. Saatlerce. O küçüktü ama sabırlıydı. Örmeye devam ediyordu. O an karar verdim: Ben de öreceğim. İntikamın ağını. Adaletin. Kendi kaderimin. --- İşte o gün başladı her şey. Adımı kimse bilmezdi ama bir gün duyacaklardı. Ve sadece korkarak değil, saygıyla fısıldayacaklardı. > Çünkü ben Aren’im. Katilin oğlu değil. Karanlığın kendisi. ... Geceydi. Dışarıda rüzgar camlara çarpıyordu. S, pencereden dışarı bakıyordu—her zamanki gibi sessiz, her zamanki gibi uzaktı. Biraz yaklaştım. Yüzüne vuran ay ışığı, yara izini belirginleştiriyordu. Sol kaşının hemen altında, ince ve hafif kıvrılan bir kesik... Onu ilk gördüğümde oraya takılı kalmıştım. Ve saçları… Dağınık sarı, ama dikkatli bakınca güneşten çok fırtına taşıyan bir sarılık. Kahkülleri alnına düşmüş, zamanın ötesinden sarkıyordu sanki. Omzunda dövme gibi görünen bir leke… Bir kelebek izi. Ama bu, sadece deriyle ilgili değil. S, kelebek hastasıydı. Cildi ince, hassas, kırılgandı. Tıpkı içi gibi. Güçlü görünüyordu ama ona dokunmak bile b…