BÖLÜM 10 : KAPANMAYAN BİR HİKAYENİN SON SATIRI
Yazar: zinolay

Sabahın erken saatleriydi. Gökyüzü gri bulutlarla kaplı, hafif bir rüzgar esiyordu. Ama o gün, soğuklukta bile bir sıcaklık vardı. Çünkü Aren’i son yolculuğuna uğurlamak için toplananlar vardı. Dört yüz kişi… Kimisi eskiden düşman, kimisi dost. Ama hepsi aynı şeyi biliyordu: Aren, adaletin acı yanını taşıyan bir adamdı. --- Krematoryumun önünde, yüzlerce insan sessizce bekliyordu. En önde ise Aslı duruyordu. Gözlerinde yaşlar, kalbinde buruk bir sevgi. Mezarın başına geldiğinde, yere eğildi. İncecik sesiyle, ama tüm gücüyle konuştu: “Abicim… Bana çok iyi davrandın. Hep korudun, hep sahip çıktın. Belki bunu hiç söylemedim ama… Sana minnettarım. Teşekkür ederim.” --- Herkes sessizdi. Sadece rüzgarın hafif uğultusu duyuluyordu. Sonra, mezar taşına bakıldı. Taşta şu söz yazıyordu: > “Adalet, Kılıç kadar keskin, Ama vicdan kadar ağırdır.” --- Aslı başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Bir kez daha “Hoşça kal, Aren” dedi. Ve mezar toprağına son kez toprak atıldı. --- 20 Yıl Sonra – “Aren Artık Yoktu” Zaman acımasızdır. Unutmaz, ama hatırlatmaz da. Bir gün sevdiğinizle gülersiniz, Yirmi yıl sonra… mezarına bakarken, onun adını fısıldamaya bile cesaret edemezsiniz. Ve şimdi, o zaman geldi. Aren artık yoktu. Ama onun gidişi, kimseyi özgür bırakmamıştı. --- S Hapiste geçen 20 yıl… Kelebek hastalığı ilerledi. Teninde morluklar değil, artık açık yaralar vardı. Her adımı kanattı onu. Gözleri sönmüştü. Bir zamanlar dünyayı yakacak kadar cesur olan o kadın, şimdi hücresinin köşesinde, duvarlara fısıldıyordu: > “Aren… n’olur... uyan.” Ama duvarlar da cevapsız kalmıştı. Çünkü Aren yoktu. --- Zafer Çıkmıştı dışarı. Ama asla dışarıda olamamıştı. Sema’nın ihanetiyle kırılan kalbi, onarılamamıştı. Evlenemedi, sevemedi, kendini affedemedi. Geceleri duvarlara karşı içki içti. Konuştu, ama hep sessizlikle tartıştı. Ve her 15 Haziran’da mezarlığa gidip diz çöküp dedi ki: > “Senin gibi bir adamı, ancak ölüm haklı çıkarabilir.” --- Aslı (Sözde Sema) Terfi etti. Başkomiser, sonra da müdür oldu. Ama gözleri her defasında arkaya baktı. Aren’in sessiz vefasını kendi sessizliğiyle taşıdı. Bir çocuğu oldu—adını Aren koydu. Ve ona şöyle öğretti: > “Adil ol oğlum. Ama kimseye benzemek zorunda değilsin. Sadece… dedene. Çünkü o, adaleti ödeyenlerden biriydi.” Ama ne zaman o çocuğun gözlerine baksa... Yüzünde o eski adamın gölgesi belirirdi. --- Yuna, Luka ve Mahir Kayboldular. Hayat onları birer isim olmaktan çıkardı. İsimleri arşivlerde kaldı. İzleri silindi. Çünkü liderleri yoktu artık. Yol yoktu. Yön yoktu. Aren yoktu. --- Aren’in Mezar Taşı, 20 Yıl Sonra Yağmurla yıkanmış, yosun tutmuş. Ama taşın üzerindeki söz hâlâ okunuyor: > “Adalet, Kılıç kadar keskin, Vicdan kadar ağırdır.” Yanına bir karanfil bırakılmış. Ama kim bıraktı bilinmiyor. Belki bir pişman. Belki bir düşman. Belki de hala yaşayan bir sadakat. “Aren artık yoktu. Ama o gidince sadece bir beden gitmedi— Bir inanç, bir yol, bir umut da onunla gömüldü. Ve adalet, bir kez daha öksüz kaldı.” ... 25 Yıl Sonra – “S Dışarıda” Kapılar gıcırdayarak açıldı. Demir soğuktu, ama aralanan boşlukta bir huzur değil, suskunluk vardı. S yürüdü. Ayak bileklerinde hâlâ mor izler... Kelebek hastalığı bedenini yavaşça yemişti. Yüzü çökmüş, saçları neredeyse tamamen dökülmüştü. Her adımında geçmiş, kemiğine saplanmış bir bıçak gibiydi. Ama o yürüdü. 25 yıl sonra dışardaydı. Ama… Aren yoktu. Zafer yoktu. O çete yoktu. Hiçbir şey... eskisi gibi değildi. --- S, Mezarlığa Gitti Rüzgâr, başörtüsünü uçuşturdu. Yürüyemedi. Diz çöktü. Ellerini mezar taşının üzerine koydu. Taş artık yosun tutmuştu, ama ismi hâlâ parlıyordu: Aren. Konuşmadı uzun süre. Sadece ağladı. Ama sonunda başını eğerek fısıldadı: > “Sana bir veda bile edememiştim. Artık ölmeme bile gerek yok Aren… Ben zaten sensiz yaşlanarak öldüm.” Bir kelebek kondu eline. Sonra uçtu. ... Mezarlık sessizdi. Rüzgar, yaprakları sürüklüyordu… Gökyüzü griydi. Sanki gökyüzü de ne olacağını biliyordu. S, Aren’in mezarının başında diz çökmüştü. Artık 50’lerinde görünüyordu, Ama ruhu…