2.
Yazar: A.P.

Komutan odadan çıkıp kapıyı kilitlediğinde, sırtımı duvara yaslayıp bir anlığına gözlerimi kapadım. Kilit sesi yankılandı kulaklarımda. Bittik Selçuk, dedim kendi kendime. Bittik. Gözlerimi açtığımda oda, bir felaket bölgesinden farksızdı. Her yer kağıt, kitap, dosya yığını. Komutanın az önce devirdiği dolaplar da cabası. Akşam yemeği de yok. Ayazda koşmak mı, bir de parkur mu? Hasta olup bir daha o eziyetleri çekmek mi? Asla. Hızlı olmalıydım, hem de çok hızlı. İlk iş, en büyük yığınağın olduğu yerden başladım. Eğilip bükülmüş, kırışmış kağıtları özenle düzeltmeye çalışıyordum. Komutanın buruşukluğa gram tahammülü olmadığını biliyordum, o yüzden her birini ütüler gibi düzeltmek zorundaydım. Parmak uçlarım nasır tutmuştu, dizlerim zaten sahadaki sürünmelerden kan revan içindeydi. Her eğilişimde acıyla inliyordum ama durmaya niyetim yoktu. Bu iş bitecekti. Devrilen iki dolap tam bir baş belasıydı. Ağır cisimlerdi, tek başıma kaldırmak resmen işkenceydi. Birincisini zar zor duvara doğru itmeye çalışırken, tam o anda olan oldu: elimin kenarını dolap ile duvar arasına sıkıştırdım. Keskin bir acı dalgası tüm koluma yayıldı. "Ah be!" diye inledim, parmaklarımı ovuşturmaya başladım. Morardığına emindim. Gözlerim dolmuştu ama hemen kendimi toparladım. Zaman kaybetmemeliydım. Aceleyle diğer dolabı kaldırmaya çalışırken bu sefer de ayağım takıldı. Az kalsın yere kapaklanıyordum ama son anda bir mucize eseri dengemi sağladım. "Lanet olsun!" diye mırıldandım içimden. Ortadaki yığınlar arasında hareket etmek bile başlı başına bir sorundu. Dosyaları türlerine göre ayırmaya, kitapları raflara dizmeye çalışıyordum. Komutanın düzen takıntısını bildiğim için her şeyi milimetrik bir hassasiyetle yapmaya gayret ediyordum. Sanki beni izliyormuş gibi hissediyordum, maskesinin arkasından sırıttığını görür gibi oluyordum. Zaman geçtikçe karnımdan gurultular gelmeye başladı. Akşam yemeği yoktu ve midem adeta isyan ediyordu. Güneş batmaya başlamış, odanın içi iyice kararmıştı. Birden telefonum aklıma geldi. Cebim de duran tuşlu elefona, göt cebimde sakladığım SIM kartımı taktım. Parmaklarım titreyerek numaraları tuşladım. Belki biraz vicdan yapar, yumuşardı. Ya da... neyse, şansımı denemeliydim. +0533***** - "Komutanım..." +0589***** -“ Yine ne var Selçuk? Odada olman gerekiyordu." +0533***** -“ Evet komutanım, odadayım. Topluyorum harıl harıl. Ama şey... karnım zil çalıyor. Çok açım." +0589***** - "Ne o? Bana yemek yasağının ne demek olduğunu mu soruyorsun? Odayı bitirmeden o kapıdan çıkmayacaksın, yemek de yok." +0533***** -"Ama çok yoruldum komutanım, elimi de sıkıştırdım dolaba... Sıcacık çorbaya, bir de bol soğanlı kuru fasulyeye hayır demezdim." +0589***** - "Selçuk, yemeği mi düşünecek halim var benim? Senden ne istediysem onu yap. Bir daha boş muhabbetle mesaj atarsan o eli koparır, alnına yapıştırırım." +0533***** -":( Tamam komutanım..." Telefonun ekranına bakarken derin bir iç çektim. Komutanın öfkesi geçecek gibi değildi. Mide kazıntılarıma rağmen pes etmek yoktu. Belki de bu kadar acıyla çalışmak, ayazda donmaktan daha iyiydi. En azından içerideydim... Şimdilik.